Her Şeyin Bir İzinde Olma Zorunluluğu Yanılgısı
Hayatın bu büyük sahnesinde bazen durup arkaya dönüp baktığımda, sanki her olayın, her tesadüfün, o kusursuz bir senaryonun parçasıymış gibi garip bir takıntı beni ele geçiriyor. Bizler, özellikle de uzun süreli birlikteliklerde olanlar olarak, her şeye bir anlam yükleme eğiliminde değil miyiz? Sanki evlilik dediğimiz bu büyük prova, her sahnesinin mükemmel bir koreografi gerektirdiği gibi bekleniyor. Oysa ben, bu yolculuğun belirli aşamalarında, bilinçaltımın beni gereksiz yere zorladığı bir yanılgıya düştüğümü fark ettim.
Özellikle de ilişkilerin en çalkantılı dönemlerinde, ya da basitçe bir akşam yemeğinde sohbetin beklenmedik bir yöne saptığı anlarda, o küçük kıvılcımların bile büyük bir felaketin ya da mükemmel bir kavuşmanın habercisi olduğuna inanmaya çalışıyordum. Her kesişim, her göz göze gelme, o büyük 'Aşkın Nihai Manifestosu'nu okuyormuşum gibi. Bu, gururla yaşanması gereken bir edebi romanın kurgusu olabilir belki ama gerçek hayat, sevgili okurlar, o kadar da romantik bir sayfalar dizilimi değildir.
Beklentinin Omuzlara Binen Ağırlığı
Benim gibi detaycı, belki biraz da fazla analitik bir zihin olarak, beynim her rastlantıyı hemen bir denklem gibi çözmeye çalışıyor. "Bu neden oldu?", "Bu bize ne anlatıyor?", "Acaba bu, bir sonraki büyük dönüm noktasının habercisi mi?" Bu sorularla dolu olmak, bazen o anın kendisine nefes alacak alanı bırakmıyordu. İlişkiyi bir sürekli, hareket halinde olan laboratuvar deneyi gibi görmeye başladım. Her duygu, ölçülebilir bir değişkendi; her olayın nedeni ise derinlemesine araştırılması gereken bir hipotez.
Ve işte bu, bence en büyük yanılgıydı: Her olayın bilinçli bir amacı olmak zorunda olduğu inancı.
Bir keresinde, hayatımızın temposunda olduğumuz o sakin bir yaz günü vardı. Hiçbir büyük olay yoktu; sadece güneş, kahve kokusu ve birbirimizin varlığı. Benim zihnim ise arka planda çalışıyordu: "Bu sakinlik bir sonraki fırtınanın dingin öncesi mi? Yoksa bu, birlikte inşa ettiğimiz o sağlam zeminin göstergesi mi?" Bu iç diyaloglar, anın sunduğu basit güzelliği gölgede bırakıyordu. Oysa o an sadece güzeldi; nedenini düşünmeye ihtiyacı yoktu.
Kabul Etmenin Gücü: Varoluşun Kendisi Yetmeli
Olgunlaştıkça anladım ki, ilişkilerin en değerli kısımları çoğu zaman bu büyük dramatik yapıların ortasında değil; tam tersine, tüm gösterişsizliklerinin içinde gizli. Birbirimizi seviyor olmamızın nedeni, her buluşmanın bir sonraki dersi vermek zorunda olması değil. Bazen sadece var olmak gerekiyor. Birbirimizin hayatında, kim olduğumuzla birlikte kabul edilen bir liman gibi durmak yeterli.
Bu benim için büyük bir ferahlık oldu. Ritüelleri kurmak, bu deneyimlerin her birini kasıtlı olarak anlamlandırmaya çalışmak önemli bir görevdi. Ancak bazen, o görevi bırakıp sadece deneyimin akışına güvenmek gerekiyor. Hiçbir şeye büyük bir anlam yüklememe izni vermek, beraberliğe olan baskımızı hafifletti.
Belki de büyük aşklar, süper güçlerle dolu destanlardan ibaret değildir. Belki de onlar, en sıradan öğle yemeklerinde, söylenmeyen bir cümleyi hiç söylemeden anlayış göstermekte ve o bilinçsiz kabulde saklıdır. Ve bu, üzerinde uzun süre düşünecek çok daha güzel bir ders bence.